gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2014 Cumartesi

Cumhuriyet Haftası Aile Etkinliğimiz

Merhabalar. 29 Ekim Cumhuriyet bayramımızı geride bıraktık. Akşamında çocuklarıma bildiğim bazı kahramanlık hikayelerini anlatmak istedim. Benim hâlâ hatırlarken yüreğimin coştuğu hikayeleri çocuklarım bir kayıtsızlıkla, "sussa da filmi seyretsek" bakışlarıyla dinleyince doğrusu içime dokundu. Nasıl bir gençlik yetişiyor bu ülkede endişesine düştüm. Bu ülkenin bedelini nasıl ödedik, tekrar tekrar da aynı bedeli defalarca ödediğimiz halde, gençliğin sadece üstünde yaşadığımız bir toprak parçası nazarıyla vatan bilincine ulaşamadığını düşündüm. ( Belki abartıyorum. Ama bu lakayt bakış açısı ile toprağımıza gereken değerin verileceğini düşünmüyorum.)

Ankara'nın göbeğinde yaşasak da kurtuluş savaşı anılarının korunduğu yerlere çok yakınız. İmkanımız varken hadi dedim. Polatlıya gidelim şehitliği ziyaret edelim. Vee... zorla da olsa yola çıktık:)))

Temelliye varmadan, Alagöz Karargahı müzesi tabelalarını görünce direksiyonu tabelanın işaret ettiği yöne kırdık. 1921 yılında Ağustos-Eylül arasında 22 gün süreyle Atatürk'ün konakladığı ve Sakarya Meydan Muharebesinin büyük bölümünü planladığı bu evi ziyaret ettik. Çok güzel bir şekilde restore edilmiş ve Anıtkabir komutanlığına bağlı olarak müze haline getirilmiş bu evde, Atamızın merdivenlerden koşarak indiğini, çalışma masasının başında, harita üzerinde saldırı planlarını hazırladığını hayal etmek ne büyük bir heyecan.














Müzeyle ilgili pekçok bilgi bulabilirsiniz. Benim dikkatimi çeken şey, çatısındaki bu tavus kuşu süslemesiydi. Yine içindeki odalarda da tavus kuşuna ait süslemeleri görünce, müze ilgilisine sordum. Meğer o zamanlar soyun devam etmesini temsil edermiş. İçini de anlatmak isterdim ama gözünüzle görmenin yerini tutamaz. Burada ayrıntılı olarak bilgi mevcut yine de.




 Polatlı şehitler abidesini ise hatırladığımdan daha farklı buldum. Çok daha güzelleşmiş ve kapsamlaştırılmış. Mehmetçik anıtının altını müze olarak düzenlemişler. Ayrıntılı bilgiler internette mevcut olduğundan detaylara girmiyorum. Ama ilk anıtı da bayrağımızla beraber göstermek istiyorum.

Bu anıt ve daha fazlası için buraya bakabilirsiniz.
Bir kare de Sakarya Şehitliğinden göstermek istiyorum.

Şehitlikte onarım ve güzelleştirme çalışmaları vardı. Kenarda görülen pril o sebeple orada:))) 
Bu da Şehitliğin hemen içindeki anıt. Burası temsili bir şehitlikmiş. Vatan toprağına karışmış, kabri belirsiz, ismi belirsiz şehitlerimizin gıyaben kabirlerini temsil ediyor. Yine de bir fatiha okuyup öyle ayrıldık. Bunların dışında Gazitepe, Kartaltepe ve Dua tepe yi de görmeyi çok istiyorduk. Ama artık güneş erken batıyor ve bizim çok az bir zamanımız vardı. Bir tercih yapmak zorundaydık. Sadece bir tepenin ziyaretinde bulunup dönüşe geçmemiz gerekiyordu. Kısa bir araştırma yaptık. Bu tepelerden, savaşın en şiddetli cereyan ettiği tepeyi seçmek, savaşın şiddetini ruhumuzla burada hissetmek istiyorduk. Dua tepeyi önerdiler. Vakit kaybetmeden kalan vaktimizi Duatepe' de harcamak üzere yola çıktık.

Hemen Duatepe'nin girişinde, Başkomutanın, savaşın her karesini izlediği, hafızalarımızdaki resmini temsil eden bu anıt karşıladı bizi.

Atatürk'ün gözünden bakmaya çalıştım burada. Bulunduğu yer öyle stratejik bir nokta ki, önünde uzanan uçsuz bucaksız araziyi, bir taşını bile gözden kaçırmadan izleyebilir insan. Bu meydanda kurşunların havada uçuştuğu, sonbahar rüzgarında dökülen yapraklar gibi her dakikada, orada ya da burada bir bedenin toprağa düştüğünü düşlesenize. İliklerime kadar titredim. Şiddetle esen rüzgarın uğultusunda, derinlerden gelen güllelerin ıslığını, nidaları göklere yükselen şehitlerin fısıltısını duydum sanki. İçime işleyen, ruhumu üşüten bu anı anlatamam size. Mutlaka gidip görün.

Şu anıttaki heybeti hissedebiliyor musunuz? Arkamı döndüğümde, sanki savaşın kaderini belirleyen komutanların göklerden yere indiğini, ruhlarının çevremde dörtnala dolaştığını zannettim. Uzun uzun anıta yüklenen anlamları anlatmak yerine, alandaki dehşetin manayla birleştiğinde, yüreğimde doğurduğu heyecanı anlatmak isterdim ama kabiliyetim yetmez.
Elbette bunda, havadaki kasvetin de payı büyük.

Bir de alanda temsili olarak oluşturulan mevzii ler var yaa... Resmen şimdi bir mehmetçik fırlayacak da elinde süngüsüyle bayırdan aşağa koşarak düşmana saldıracak gibiydi.

İşte böylesine etkileyici bir yerdi Duatepe.

Gün bitip de evimize doğru yola çıktığımızda çocukları bilmem ama, benim içimdeki birşeyler, bu şanlı atlar gibi şahlanmıştı.

Yarın evimin haftalık işleriyle uğraşmalıyım. Dikiş projemi yetiştirebileceğimi sanmıyorum. Paylaşabileceğim yeni bir günümde yeniden buluşmak ümidiyle.Düşüncelerinizi paylaşırsanız sevinirim. Mutlu akşamlar.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Gezimin devamı

Bu akşam da sizinle gezimizin devamını paylaşmak istiyorum.













Bu gazete küpürlerinin hangi amaca hizmet ettiğini anlamadım. Ama Adapazarı'nda caddenin ortasında çok güzel bir görüntü oluşturuyordu.













Bu kare de Sünnet Gölünden. İnsana dinginlik veren bir görüntüsü var. Suyu hafif yeşile çalıyor. Sessiz, ağır ağır elişini ören bir nine gibi. Hani başında sakız gibi beyaz namaz örtüsü, gözlerinde burnunun ucuna kadar inen gözlüğü olur ya.













Yaklaşık ikibin yıl önce meydana gelen bir heyelan sonucu, bir gecede oluşan bir göl. Gölde yapılan incelemelerle, bu yıllar boyunca, bu çevrede oluşan  iklim değişiklikleri saptanabiliyormuş. Tıpkı yaşlı ninelerin geçmişten haber vermeleri gibi değil mi?  ( Hayal gücüm de çok geniştir:))))) )














Şaka bir yana,insan karşısına geçip saatlerce seyretmek istiyor. Eskiden büyükler suya çok baktırmazlardı. Hatta bir gün deney yapıyorum diye gözlerimi bir bardak suya dikmiştim ki, rahmetli anneannem bardağı önümden aldığı gibi suyunu bahçeye savuruverdiydi. Hah işte bu gölün bana kimi hatırlattığını buldum:))













Bu kare de, gölün hemen yanındaki Doğal Yaşam Otelinin ön cephesinden. Güzel değil mi?













Burası da Göynük'te bir konak. Nerdeyse her açıdan çekmişim. Çok bakımlı, bahçesi güzel...













Göynükte çoğunlukla ev pozları çekmişim. Biraz evcimenliğim vardır. Ama hepsi Safranbolu, Beypazarı evleri gibi. Bir de restore edilip yenilenmişler ya, gözlerimi alamadım onlardan. Bir poz da Akşemsettin hazretlerinin türbesinden.
İlginç gelen bir poz daha koyacağım şimdi.
Yolun ortasında bir ağaç. Gelenler sağından, gidenler solundan yol alıyor. Eminim ki her geçen de bizim gibi bir selam vermiştir. 

Sonraki durağımız Çubuk Gölü. Kartpostal gibi değil mi? Manzara o kadar güzel ki, benim gibi bir acemi bile çok keyifli fotoğraflar çekebiliyor. Şimdi sessizce manzarayı seyredelim:))
































Şimdi de Mudurnu'dan manzaralar. Burada çok şanslıydık. Mudurnu'lu Antik Dekor adlı mağazanın sahibesinin yönlendirmesi ile eski saat kulesinin yanına tırmandık. Oldukça dik bir yokuş. Ama sanki zamana hükmeder gibi, saatin yanından eski zamanlara gittik gibi.Evleri çatılarından ayırdetmeği öğrendik. Eğer çatısı haç formundaysa eskiden ermenilerin, beşik örtüsü formundaysa müslümanların imiş. Şimdi bu bilgi ışığında kuşbakışı Mudurnu'ya bakalım.




























Hemen saat kulesinin yanında Doruk Dedenin türbesinde edilen duaların da kabul olduğunu öğrendik ya
Bizi Mudurnu, dolaylı olarak da ipek yolu, Osmanlıdaki şehircilik... gibi konularda içten bir heyecan ve bilgi birikimiyle doyuran, sohbet arasında ismen tanışmasak da ruhen aynı mecralarda dolaştığımız arkadaşımla tanıştırayım.
Yolunuz Mudurnu'ya düşerse, mutlaka "Antik Dekor" mağazasına uğrayın. Herbiri en az 150 yıllık antikaları seyretmek bile öyle keyif verici ki. Tatlı yerine de sahibesinin sohbetini dinleyin. Tavsiye ettiği yerleri gezdiğinizde sizin için daha doyurucu bir gezi olacağını söyleyebilirim. Umarım sıkmamışımdır. Hâlâ her dakikasını zevkle andığım bu geziyi sizlerle paylaşmama izin verdiğiniz için de çok teşekkür ederim. 
Sevgilerimle...


10 Ağustos 2014 Pazar

Bu hafta gezdim

Bu hafta izinliydim. Eşimin bel ağrıları içi kaplıcaya gittik. Sakarya Akyazı, bilirsiniz. Kaplıca tatili demek ayaklarını uzatıp bolca dinlenmek, banyolara girip kalan vakitlerini de uyuyarak geçirmektir benim gözümde. Bizim de ilk amacımız buydu. Ama çocuklarla gidince, hele de gençliği adımlamaya başlayan, kanı kaynayıp yerinde duramayan kişiliklerse bunlar, onlara da hitap edecek programlar oluşturmak elzem oluyor. Netekim bu sessiz huzurlu günlere iki günden fazla dayanamadılar. Biz de hadi dedik vaktiyle arşınladığımız sokaklara çocukların da izlerini bırakalım. Ama anlaşmamız var. Yorulunca geri döneceğiz.














Standart faaliyetlerimizden biri, ayaklarımızın alıştığı bir alabalık çiftliğinde kiremitte alabalık yemektir. Bu sene farklı bir yer olsun diye esnafla muhabbete geçtik. Eşimin prensibidir. Güzel bir şey yemek istiyorsan, yoldaysan kamyon şöförlerine, konaklamışsan esnafa sor der. Esnaf da bize Altındere yi tavsiye etti. "Derenin en sonuna kadar git abi. Karnını doyurunca da şöyle bir gezmeye çık"
Derenin sonunda Altıparmaklar Alabalık tesislerini bulunca motoru durdurduk. 


Reklam olsun diye söylemiyorum. Ama en eski tesis burasıymış. Alabalığından kahvesine kadar her lokmadan lezzet aldım. Derler ya yemekten sonra kırk adım at. Biz de dereboyu yürüyüşe çıktık. Epeydir doğa yürüyüşü yapmamışım. Yüzden fazla poz çektim.


 Nerdeyse her ağacı, her kuşu arşivleyecek kadar resim var elimde ama size sadece yukarıdaki pozu gösteriyorum.















Yol boyu köprüler, küçük geçitler, kimi zaman sakin kimi zaman arsız akan Altındere. Çok keyif aldığım bir yürüyüş oldu. Uzun bir zamandan beri, börtü böcekten korktukları için pikniğe bile gitmeyen bizim çocuklar da sanki yepyeni bir dünya keşfetmiş gibi hep önümüzden keşfe çıkıp, yeni güzergahlar belirlediler.













Sırtlarında çanta, içi çekirdek ve çukulatadan mütevellit erzakımız ile üç km lik bir tracking ile akşamı ettik. Üç adımda bir onlar bir kurbağayı zıplatmak için, iki adımda da ben profesyonel fotoğrafçılara taş çıkartır pozlar yakalamak için, her adımda da eşim belini dinlendirmek için molalar verdik. Çok güzel geçti, çoook. Sıkılmadınızsa size kırmızı benekli bir alabalığın da resmini göstereyim 













Ne kadar şifalıysa bu balık, ilaç niyetine satıyorlar. Çiğ halde bele sarıp üç beş gün beklersen bel ağrısı diye bir şey kalmıyormuş. Ama kokusundan durulmazmış evde. Valla o kokuyu tarif ettiklerinde eşime bakıp," sakın bu fedakarlığı benden bekleme, boşanırım da bu eziyeti çekmem" dedim. İş yeri sahibi bile güldü. Yok yenge, abiyi balıkla beraber bir köye, bağ evine falan göndermen lazım, evde değil apartmanda bile yaşanmaz o kokuyla. Sonuçta almaktan vazgeçtik.














Ertesi gün bizimkiler dururlar mı başladılar "nereye gidiyoruz?" demeye. Hadi dedik Karasu'ya gidelim. Deniz, kum, güneş. Akdenizin yerini tutmasa da bir de karadenizin sularında eğlensinler. Biz de kenarda oturur kahvemizi içeriz. 

Uzun bir kıyısı ve dar bir kumsalı var karasunun. Çılgın dalgaları sevenler, ve iyi yüzme bilenler için harika bir yer. Ama tesis olarak yetersiz bence. Biraz daha geliştirilse mükemmel. Kıyıda çadırlar var, gece konaklamak için. Biraz daha genç olsaydık, bir gece geçirmek isterdim. Ama artık geceleri sırtım kuş tüyünden hallice yataklar arıyor benim de:))) Biraz keyif yaptıktan sonra kenardaki tesislerde karnımızı doyurmayı göze alamadım. Karnıma yemekten ziyade kum çakıl girer diye biraz daha nezih bir yer aradık. tabi ki yine esnafa sorduk. Sakaryanın nazlı nazlı akıp da denize döküldüğü yerde güzel lokantalar olduğunu öğrenince bir de oraları görelim dedik. Yukarıdaki resim de oturduğumuz yerden karşı yaka. Çok iç açıcı, seyretmesi keyifli bir manzara. 


Balıkçı teknelerine bakarak karnımızı doyurduk. Baksanıza şu derya kuzularına. Seyretmesi bile iştah açıyor. Öyle mide delisi değilim ama bir haftada 1.300 gram alıp da gelmişim. 
Karnımızı doyurduktan sonra baktık ki artık kırk adım atacak halimiz kalmamış biz de yan gelip yattık. Akşama kadar oturduğumuz yerden etrafı seyrettik ve balık tuttuk.













Evat yaa. bir ince misinayla, sırf eğlence olsun diye başladık. Ama mübarekler, her oltaya mı gelir böyle. Hatta önümüzdeki ekmek bitti de boş olta bile balık çekti. İğnenin ucunda kıpır kıpır. Küçüğünden, büyüğüne boy boy. Ama hepsini tekrar suya attık. Sonunda dayanamadık birisini garsonlara gösterip cinsini sorduk. Meğerse sazanmış. Şimdi o sözün değerini daha iyi anladım. Neyse zannederim sıkıldınız. Ben de doğrusu yazmaktan sıkıldım. Yarın pazartesi. Hala evde temizliği bitiremedim. Ve vatandaşlık görevimi yapıp, demokrasi için oyumu kullanacağım. Müsaadenizle kaçıyorum. Ama söyleyeceklerim daha bitmedi. Bir ara bu posta tekrar devam edeceğim. Ben çok keyif aldım. Size de yaşatabildim mi bilmem ama en azından fazla sıkmadığımı umarım.:)))) Hoş kalın.